İki kardeş uzunca bir zaman sonra
birbirlerini görmek üzereydiler. Büyük olan İbrahim, başka bir şehirde yaşamaktaydı. Kendisine ait bir nakliye şirketi vardı. İşlerine öylesine dalmıştı ki; uzun bir süredir köyüne
ziyarete gidememişti.
Küçük olan Yusuf ise abisinin aksine köyde
kalmış ve oradaki küçük bir telaşeli hayatı tercih etmişti. Babalarından kalan bir
miktar bahçe ve iki ev vardı. Yusuf kendisine ait olan evde oturmakta ve
babasından kalan bahçe ile ilgilenerek hayatını devam ettirmekte idi.
İbrahim kardeşine ziyaret için geleceğinden bahsetmişti. Biraz işleri olduğundan ve bitirir bitirmez köye
geleceğinden. Aradan 2 hafta kadar geçmişti. İbrahim köye geldiğin de öğlen vakitleri idi. Arabasını
evin önüne park eder etmez kardeşinin bahçede olabileceğini düşünerek şöyle evin arka tarafına doğru yöneldi. Yusuf o esna da bahçeden dönmekteydi. Abi kardeş karşı karşıya geldiler. Yusuf abisini görünce coşkuyla ‘’ibrahim
abim! hoş geldin! hoş geldin abim!’’ diye sevinç
dolu bir sesle abisine koştu. İki kardeş doya doya sarıldılar.
Birikmiş bir hasret vardı üzerilerinde. Bir müddet ayaküstü sohbet
ettikten sonra Yusuf abisini içeri buyur etti.
Hemen yemek hazırlattı. Bu esnada İbrahim de yeğenleriyle vakit geçirmeye
onları daha yakından tanımaya çalışıyordu.
‘’Epey büyümüşler bunlar yusuf’’ dedi kardeşine. Yusuf : ''Evet abi büyüdüler. Hangi
insan evladı Rabbin rızkını yerde; yerinde sayar ki'' diyerek gülümsedi. İbrahim ‘’amma bunlar iyi
beslenmiş Yusufum’’ diyerek gülümsedi. Yusuf : ‘’sen neden getirmedin
çocukları abi’’ diye sordu abisine.
İbrahim
‘’aman Yusufum dur! şuraya bi nefes almaya geldim. 2 saat dursalar getireyim de 'haydi baba ne
zaman gideceğiz baba' demeye başlar onlar. Dursunlar orada. Ben şöyle biraz kafamı toplamak için geldim kardeşim.’’ Dedi. ‘’Özlemişim köyümü bee’’ deyip arkasına yaslandı. Yaslandığı yastık sanki yaşadığı yerde yokmuş gibi davranıyordu. Bir
yandan gevşiyor bir
yandan da ‘’oh be hayat burada’’ diyordu.
Yusuf abisini ilk gün kendi haline bıraktı, zira yol yorgunluğu vardır diye düşünüyordu. Böylece birkaç gün de geçmiş oldu. İbrahim her geçen gün yeni
gelmiş olmanın verdiği havadan kurtuluyor ve Yusuf ile daha derin sohbetler etmeye başlıyordu. Aynı zamanda çocukluk ve gençlik
yıllarında alışageldiği işlerle de yeniden uğraşma fırsatını değerlendiriyordu. Abi kardeş bahçe işleriyle birlikte uğraşıyor ancak daha çok oturup
hasbihal ederek vakit geçiyorlardı.
İbrahim
misafir havasından iyiden iyiye çıkmıştı. Yaşadığı hayatın kendisine zor gelen yanlarını anıyor ve 'en iyisi
senin halin Yusuf' diyerek sözlerini tamamlıyordu. Yine bir sabah birlikte bahçeye gittiler. İbrahim biraz bahçeyle
ilgilendi. Bu esnada Yusuf ta çay koyup kahvaltılarını hazır etti. Sonra bir ağacın gölgesi altına kuruldu
ikisi de. Bir yandan kahvaltı yapıyor bir yandan
sohbet ediyorlardı. Bir oradan bir buradan başlayan sohbetleri her cümleden sonra daha ciddi konularda derinleşiyordu. Nihayet yine böyle bir konuşmanın içerisinde buldular
kendilerini.
İbrahim
yine uzun uzun hayatında ki hoşnutsuzluklarından bahsediyordu. Bir ara Yusuf'a ‘’sende gelseydin be oğlum abi kardeş işin ucundan tutar en azından
bir arada olurduk şehirde’’ diye söylendi.
Sonra bir an durdu.
‘’Sanırım bu olmadı değil mi Yusuf’’ dedi kardeşine. ''Neden olmadı dedin abi?'' Diye sordu Yusuf.
Abisi ‘’geldiğimden
beri şehirden oradaki hayatımdan
yakınıp durdum şimdide sende gelseydin ya diyorum. Boşver oğlum sen bana bakma. Burada çok
çok iyisin sen'' dedi. Yusuf ‘’ne orada ne burada bir şey değişmezdi abi. Bir farkı olmazdı’’ dedi.
İbrahim : ''Farkı olmaz olur mu Yusuf. Şu anlattıklarımı aklın
alıyor mu senin? Başıma gelenlerdense burada olmayı tercih ederdim. Kaç kez
iflasın eşiğine geldim. Hiç ummadığm anlarda ne işler geldi başıma. Tam yoluna girdi derken
bir yenisi. Onunla uğraş çabala tam yoluna girdi derken bir başkası. Yoruldum Yusuf çok yoruldum! Küçük yeğeninin rahatsızlığı ise iyice yıprattı beni. Çocuğun ayakları sakat yürüyemiyor.
Gözümün önünde hayattan kopuk oluşunu seyrediyorum her gün. Niye beni bulur abisi bunlar?'' diyerek tamamladı sözlerini.
Yusuf ‘’bardağını uzatta çayını tazeleyeyim abi’’ dedi.
Abisinin çayını doldurdu. Sonra derin bir
nefes aldı. Sonra abisine bakıp ‘’gerçekten seni mi buldu abi ?’’ diye sordu.
Abisi: ''Evet Yusuf hep beni buldu. Bulmaya da
devam ediyor oğlum. Bir
gün kafam rahat etmedi şu hayatta'' dedi.
Yusuf acı acı gülümsedi. ''Onlar seni bulmadı abi sen onları buldun'' Dedi. İbrahim bir an için anlamadı
kardeşinin söylediğini. Etrafına dalmıştı gözleri. Sonra birden kardeşine döndü.
''Ne demek istedin Yusuf anlamadım'' dedi.
Yusuf: ''Sen diyorum abi sen onları bulmuşsun. Aramışsın taramışsın sonunda da bulmuşsun'' dedi.
İbrahim
bir an için şaşırdı... Kardeşinin bir şey anlatmaya çalıştığını anlayabiliyordu ama ne
demek istediğini
çözemiyordu. Kardeşinin yüzüne bakarken bir an babasını anımsadı. ''Yusuf aynı babam gibisin be oğlum. Oda böyle derin derin
konuşurdu. İyice daraltırdı beni'' dedi
gülümseyerek. Yusuf da gülmüştü buna. Sonra abisine dönerek: ''Abi babam demişken şu gölgesin de oturduğun ağacı tanıdın mı diye sordu
abisine.
''Bunu mu?'' diye sordu İbrahim. Gözlerini ağaca çevirdi. İyice süzdü. Dikkatlice baktı. ''Hangi ağaçmış Yusuf bu?'' dedi. Yusuf ‘’bu senin babama sürekli 'şu ağacı sökelim baba artık; boşuna duruyor burada' dediğin ağaç abi.''
İbrahim
‘’hadi oradan o ağaç kurumak üzereydi. Her geçen sene biraz daha ölüyordu. Bu ağaç o ağaç olamaz'' dedi. İbrahim bunları söylerken bir yandan da ağacı gözlemliyordu. Bir an
için bu ağacın
gerçekten de Yusufun dediği ağaç olduğun anladı.
Şaşkınlıkla ''Bu... o ağaç he Yusuf.'' Dedi derin bir sesle. ''Evet'' dedi Yusuf. ''Bu o ağaç abi.
Ne çok uğraşmıştın bu ağacı söktürmek için. Babamda her defasında bunu reddetmişti. Hatırladın değil mi.?''
İbrahim: ''Hatırlamam mı Yusuf. Babamı anlayamazdım
o zamanlar. Gerçi bunca zaman sonra da anlamış değilim ama o kadar ısrar ettim ama şu ağacı söküp başka bir şey diktirmedi bize.
Ne inatçı adamdı şu babam ya'' diye tamamladı
sözlerini.
Yusuf ''babam inatçı biri değildi abi. Ama bu ağaç ile ilgili evet! yeterince
diretti. Sonunda da istediğini yaptırmış oldu. Bak ne hale geldi o zayıf ağaç.'' dedi.
İbrahim: ''Evet Yusuf gerçekten de o zayıf ağaçtan eser kalmamış. Şimdi gölgesinde oturduk eskiyi
anıyoruz. Kim derdi ki? Hatırlıyor musun bir kere babama çok kızmıştım da sinirimi bu ağaçtan çıkarmaya kalkmıştım. Balta elimde kesmeye çalışmıştım.''
Yusuf: ''Hatırlamam mı abi yine de babam yetişmiş sana engel olmuş ama sana hiç kızmamıştı.. Sadece ‘sabır bir ağaç olsa toprağı umuttan olurdu' demişti''
İbrahim: ''Hakket bu sözü ondan her seferinde
duyardım. Adam göçtü gitti hiçte sormadım. Ne demek istiyor diye.'' İbrahim bir an için içinde bir pişmanlık hissetti. Elinden kaçırmış olduğu bir fırsat şimdi duygularına yön veriyordu. Yusuf hemen söze girdi. ''Ben sordum abi. Ne
demek istediğini.. Bu ağacı neden bu kadar koruduğunu sordum.''
Abisi bir anda yerinde doğrulmuştu. Merakla ''Eeee ne söyledi sana diye'' sordu İbrahim.
Yusuf: ''Dedi ki abi ‘ağaç dediğin solar gider oğlum insan solmasın insan. Ben
bu ağacı değil ki abini koruyorum.'
İbrahim: ‘’nasıl beni koruyormuş ki’’ diye sordu. İyice merakı artmıştı.
''Anlatayım abi'' dedi Yusuf. ''Sen bilmezmişin İbrahim abi ama o ağaç la birlikte bir düzine kadarını dikmiş babam o sene. Sen o zamanlar
3 yaşlarındaymışsın. Babam ağaçları dikerken sen peşi sıra dolanırmışın onunla. Bu ağacı dikeceğinde işini bitirip toprağı kapatırken sende toprak alıp
ağacın dibine doğru atarmışsın. Küçücük ellerinle toprağı avuçlaman pek bi hoşuna gitmiş babamın.''
İbrahim
kendi geçmişinden
olan bu anı ile yeni tanışıyordu. İçi sızlamış ve bir an da gözleri dolmuştu. Bir yandan da mutlu olmuştu. Bir anı... Kendi hatırlamasa da yaşanmıştı ve oda bu hatıranın
içindeydi.
Yusuf sözlerine devam etti.. ‘’Sonra aradan
yıllar geçince sen o ağacı takmışsın kafaya abi. Eeee babam işte kendi diktiğini kestirir mi sana. Sen ilk kez ‘’baba şu ağacı söksek iyi olmaz mı? Pek
bir cansız. Birkaç seneye kurur bu’’ dediğin de babamın içine oturmuş bu sözler. O günden sonra da
sen ne zaman bunu teklif etsen reddetmiş geri çevirmiş seni. Mesele ağaç değilmiş ya... Sen babamdan ötürü sökmek isterken; o senden ötürü kalsın
istermiş.''
İbrahim
sarsılmıştı bu sözlerden. Olduğu yere çakılmıştı adeta. Hareket edemiyor içten içe artan pişmanlığını hissediyordu. Kendini zar zor tutar haliyle ‘’iyide neden
söylemedi ki bana neden anlatmadı bunu’’ diye mırıldandı ağzında.
Yusuf ‘’anlatamamış zira babam sende yitip giden
bir şey görmüş abi. Eğer sende gördüğünü görmeseydi seni kırmaz; sözünü değerli
kılmak için ağacı
sökebilirmiş’’ dedi.
İbrahim
‘’babam bende ne görmüş ki Yusuf’’ diye sordu kardeşine. Soruyordu ancak içten içe daha çok sarsılacağını da hissediyordu.
Yusuf biraz durduktan sonra ‘’babam sende
umutsuzluğu görmüş abi. 'O minik avuçlar nerede' diye geçirirmiş içinden
her seferinde. O yüzden sana hep 'sabır ağaç olsaydı toprağı umuttan olurdu' diyerek nasihat etmeye çalışmış. Yani kesip atmak yerine önce
umut etmek gerek diye öğretmeye çalışmış sana.''
İbrahim
‘’evet Yusuf gerçekten de o ağacın halini her gördüğüm de ne gereksiz diye düşünürdüm’’ dedi üzgün ve gözlerinin çevresi ıslanmış bir halde.
Yusuf devam etti anlatmaya. ''Bu ağaç üzerine konuşurken babam bana şunları tavsiye etmişti abi. 'Bir gün abin ile konuşursan sende ona tavsiye et' demişti bana. Ve şunlardan bahsetmişti.
'Sabır bir ağaç olsaydı toprağı umuttan olurdu. Hayatımız Yusufum Rabbin takdiri gereği ne çok işle, meşguliyetle, olayla dolu.
Bunların bir kısmı hoşumuza giden, bizi sevindiren, mutlu eden ve memnun olduklarımız.
Böyle olduğun da
deriz ki her şey
yolunda. Ancak bunların bir kısmı da var ki onlarda bizi üzer, yorar, yıpratır.
Böyle olunca da deriz ki hiçbir şey yolunda gitmiyor. Biz böyle deriz ama böyle değildir gerçekte. Yaşanan her şeyin bir anlamı vardır. Her şey tam insanın istediği gibi olsaydı o zaman umuda
ihtiyacımız kalmazdı. Sabretmemiz de gerekmezdi. Kulağa hoş gibi gelebilir ancak bunlar
olmadığında insan araçlaşır. Bir masadan bir
sandalyeden ne farkımız olurdu?' İşte babamın bana ve sana nasihati buydu abi.
Bu sözleri duyunca ibrahim bir an için babasını dinler gibi hissetti kendisini. Kardeşinin anlattıkları çok hoşuna gitmişti. Yusuf da sözlerine devam etti.
''Biz araç değiliz abi biz değerin kendisiyiz. Allah bazen hayatımızda bir takım değişiklikler yapar ki bu değerle değerlenebilelim. Yani sabır
olmasaydı ne ile gösterirdik kendimi Allah’a bir düşünsene. Ve nasıl bilebilirdik ki güzel olanın kıymetini? Ben babamın bu sözleri üzerine yaşamaya çalışıyorum abi. O yüzden sana konuşmanın başında fark etmezdi dedim orada veya burada olmak. Her şey senin dediğin gibi harika olsaydı abi; o zaman harika olmasını nasıl
hissedebilirdik ki? Sen umutsuzca aradığın için hayatındaki hep olumsuzlukları bulmuşsun abi. Bu yüzden sen bulmuşsun onları. Halbuki onlardan
daha başka seni mutlu eden onca şeyin olmasına rağmen. Kötü gibi görünse de bizi gerçekten yaşatan başımıza gelen o ''türlü'' işlerdir. Rabbimizi analım ve hoşnut olduklarımızdan ötürü şükredebilelim diye.
İbrahim kardeşinin anlattıklarını çok iyi anlamıştı: ‘’haklısın Yusuf... Babam da haklıydı ancak ben anlamak konusun da geç kaldım’’
dedi.
Yusuf sözlerine şöyle devam etti: ''Hiç unutmuyorum abi babam sana sürekli
söylediği bu sözü bir kez de sen yanın
da yokken söylemişti. Yahya doğduğun da onun yürüyemeyeceği haberini sizden almıştık. Babam uzun uzun düşündü ve dedi ki ‘’Bak Yusufum gördün mü Yahyamı. İşte bir ağaç cılız mı cılız. Öyle cılız ki
sabra ihtiyacı vardır. Öylesi bir sabrın ise umuda.''
Yani abi ne olursa ve neyle ilgili olursa olsun bize
düşen umut edebilmek abi. Bunu
besleyebilmek. Diğer türlüsü sonucunu bilmek gibi olur ki böylesi bir halde
haddimizi aşmış oluruz.'' diyerek tamamlamıştı sözlerini Yusuf. Oturdukları yerde saatlerce konuşmadan kaldılar. Sessizlik hakim olmuş ve ikisi de uzun uzun düşüncelere dalmıştı.
İbrahim
duyduklarından ötürü çok etkilenmiş ve Yahya'nın hali de dahil yakınıp durduğu onca şeyi yeniden gözden geçirmişti. Bu güne kadar yaşadığı hayatın olumsuzluklarını hep o cılız ağaç gibi
gördüğünü fark etmişti sonunda. Gerçekten de
babasının sabra ve umuda dair söylediğini ilk kez anlıyordu. Gözlerinden akan yaşları silmeye çalıştı. Başaramadı. Bir an için Yahya'yı
özlediğini hissetti. Yahya'nın
ihtiyacı sabırdı. Artık bunu çok iyi bilmekteydi. Ancak anlamıştı ki; sabır kendisiydi ve
kendisinin ihtiyacı olan şeyde umuttu.
Yorumlar
Yorum Gönder